YAŞLANDIKÇA HAYAT NEDEN ÇABUK
GEÇER Douwe Draaisma (*)
Derleyen: Halit YILDIRIM 14 Haziran 2011
“Bellek, Canı Nereye İsterse Oraya Oturan bir Köpek Gibidir”
Belleğimizin kendi iradesi vardır. “Bunu
hiç unutmamalıyım, bu anı aklından çıkarmamalıyım, bu bakışı, bu duyguyu, bu
dokunuşu asla unutamam.” deriz, ama birkaç ay, hatta birkaç gün geçtikten
sonra bu anıyı hatırlayacağımızı ümit ettiğimiz renkte, kokuda ve ya tadta
hatırlayamadığımızı görürüz. Cees Nooteboom Rituals’da (Ritüeller) “Belek, canı nereye isterse oraya oturan bir
köpek gibidir,” der.
Belleğimiz bir şeyi muhafaza etmeme emrimizi de kaale almaz: “Keşke bunu görmeseydim, yaşamasaydı,
duymasaydım; bunu tamamen unutabilsem,” deriz. Ama hepsi boşunadır; unutmak
istediğimiz şey gece, uykumuz kaçtığında kendiliğinden, davetsiz bir şekilde
çıkıverir tekrar karşımıza. Bellek o zaman da
bir köpek gibidir; az önce attığımız şeyi kuyruğunu sallaya sallaya bize
geri getirir.
Psikologlar, belleğimizin kişisel deneyimlerimizi depoladığımız
bölümünü 1980’li yıllardan beri “otobiyografik
bellek” adıyla anıyorlar. Otobiyografik bellek aynı anda hem hatırlar
hem de unutulur.
·
Otobiyografik
belleğimizde neden üç veya dört yaşlarımızdan önceki dönemlere ait hiçbir şey
yoktur?
·
Neden acı verici
olaylar mürekkepli kalemle yazılmışçasına silinmez şekilde kaydedilir?
·
Gurur kırıcı olaylar
neden aradan yıllar geçse de sabıka kayıtlarındakine benzer bir kesinlikle
hatırlanır?
Zaman zaman belleğimiz bizi gafil avlar. Bir koku, kırk yıldır
düşünmediğimiz bir şeyi hatırlatır bize aniden. Yaşlıyken çocukluk anılarını
kırk yaşımızdakinden daha net hatırlarız, ama bu hatırladıklarımız daha ziyade
alelade, harcıalem şeylerdir.
Psikologların “otobiyografik bellek” gibi bir şeyi daha düne kadar
tanımlamamış olmaları tuhaf gelebilir. Bunun nedeni “bellek” sözcüğünün hak
dilinde zaten hem kişisel deneyimlerinizi depolama yeteneği hem de bunları daha sonra hatırlama yeteneği
anlamında kullanılmasıdır.
Burada asıl sorulması gereken soru, otobiyografik bellekle ilgili
araştırmaların neden bu tarihlerde başlamış olduğudur. Neden bu kadar geç
başlamıştır?
Wagenaar otuz yedi yaşında kendi anılarını incelemeye başlamış. Bu incelemeyi altı
yılda tamamlamış. Wagenaar her gün, yaşadığı bir olayı kaydetmiş: Ne olduğunu,
olayda kimlerin yer aldığını ve olayın ne zaman meydana geldiğini not etmiş. Bu
notların yanında bu olayın duygusal yönden
kendisini ne kadar etkilediğini ve olayın ne derece önemli veya güzel
olduğunu, 1 ila 5 arasında sayılarla derecelendirmiş.
Bütün bunların haricinde Wagenaar, olayı gerçekten hatırlayıp
hatırlamadığını test etmesini sağlayacak, olayla ilgili önemli bir ayrıntıyı da
not etmiş. 1979 ila 1983 yılları arasında kişisel olaylarla ilgili 1605 kısa
rapor toplamış. Bir yıl sonra ipuçlarından birini (kim, nerede, ne zaman)
rasgele seçmiş ve olayı hatırlamaya çalışmış. Bir ipucu hatırlamasına yardımcı
olmayınca ikincisine, gerekirse üçüncüsüne, olayı hatırlayana kadar ne kadar
ipucu gerekiyorsa hepsine başvurmuş. Günde en fazla beş olay üzerinde
çalışabiliyormuş, ki bu da deneyin neden bir yıl sürdüğünü açıklıyor.
Wagenaar’ın bu deneyinde ipuçları arasında “olaya kimlerin iştirak” ettiğini ve olayın “nerede” gerçekleştiğini bildirenlerin en
etkili ipuçları olduğu, olayın “ne zaman” gerçekleştiğini bildiren ipuçlarının
pek işe yaramadığı ortaya çıkmıştı. Toplumsal açıdan önemli olsalar da
tarihlerin bellekte pek önemli bir yer işgal etmediği anlaşılmıştı. Wagenaar
kısa vadede güzel olayları nahoş olaylardan daha iyi hatırladığını, ama bu
farkın zamanla yok olduğunu fark etmişti.
İlk anılarımız ile yaşlılığın unutkanlığı arasında, anının oluşumu ile
anıların yıkımı arasında, henüz hatırlama kabiliyetine sahip olunmadığı
zamanlar ile hatırlama kabiliyetinin yitirildiği zamanlar arasında hepimizin
aklında sorular oluşması kaçınılmazdır; nedeni basit, çünkü hepimizin bir
belleği vardır.
Hayatımız boyunca bize eşlik
etmiş bir şeyin bizi hayrete düşürmemesi imkansızdır. Aklımızda oluşan
soruların cevaplarını çapı, içeriği ve coşkusu hazla büyüyen bir araştırma
biçimiyle aramamız gerekir, yani otobiyografik bellek araştırmalarıyla.
Belleğimizle
yaşadığımız şeylerin çoğu deneysel araştırma kabul etmeyen bir zaman diliminde
gerçekleşir. Bazı fenomenler kayıt edilmeyecek kadar uçucudur. Dejavular birden
ortaya çıkar, dejavu yaşadığınızı aradan biraz zaman geçtikten sonra anlarsınız
ve hayatınızın bir bölümünü tekrar yaşadığınız duygusu, bu güzel duygu yine yok
olur. Zamanın insana yaşlandıkça hızlanıyormuş gibi gelmesi ise, çok uzun bir
zamana yayılan bir fenomendir. Bir insan ömrünün tamamını kapsayan deneyler
yapmak imkansızdır. Bazı deneyimlerse deneysel araştırmaya müsait olmayan
şartlar altında yaşanır.
Giriş bölümlerinde okur ile yazar karşı yönlerden bakarlar. Okura göre
kitap gelecektedir, yazara göreyse geçmişte. Bu kitabın yazarı geriye
baktığında, eserin Ebbinghaus’tan ziyade Galton’ın ruhuna uygun bir kitap
haline geldiğini ve “eski” çağrışımların çoğunlukla düşüncelerini psikolojinin
ilk yıllarına götürdüğünü görüyor. Bu yüzdendir ki Yaşlandıkça Hayat Neden
Çabuk Geçer’in bizatihi kendisi bir hatıra efektinin ifadesi haline
gelmiştir. Ah neydi o eski günler!
Karanlık İçindeki Anlık
Görüntüler: İlk Anılar
Çocuklar için geçmiş çok uzun ve farklılaşmamış bir “dün” dür, ama bu
dünü hatırladıklarına şüphe yoktur. Gelgelelim birkaç yıl içinde bütün bu
anılar yok olur ve geriye karanlık içindeki anlık görüntülerden başka bir şey
kalmaz.
Freud bu biçimdeki hafıza kayıplarına “bebeklik amnezisi” adını vermiştir. Freud bebeklik
dönemini doğumdan altı-yedi yaşlarına kadar ki dönem olarak kabul eder.
Yirmi dört yaşında bir adam şu sahnenin hatırladığı en eski anı
olduğunu bildirmişti: “Yazlık bir
villanın bahçesinde, halasının yanındaki küçük bir sandalyede oturuyor. Halası
ona alfabeyi öğretiyor. Çocuk m ile n’yi ayırt etmekte güçlük çekiyor, halasına ikisini nasıl
ayırt edeceğini soruyor. Halası ona m’nin n’ye göre bir fazlalığı olduğunu
söylüyor.”
Bütün hatırladığı buydu. Dört yaşındayken yaşadığı masum bir sahne; özel hiçbir tarafı yok. Peki ama
böylesi ne önemsiz bir olayı neden hatırlıyordu? Bu anının bayağı karakteri
önemli bir ş eylerin halı altına süpürüldüğünün bir işareti değil midir? Bu
sahnenin asıl önemi, bu anının “çocuğun
başka bir merakını simgelediğini ortaya çıktıktan sonra anlaşıldı. Çocuk m ile n arasındaki farkı anlamaya çalıştığı gibi daha sonra erkekler
ile kızlar arasındaki farkı da keşfetmeye çalışmıştı”. Sonunda “aradaki farkın benzer olduğunu
keşfetmişti: Erkeklerin de kızlara göre bir fazlalığı vardı. Bu bilgili
edindiğinde çocukluk dönemindeki bu paralel merakı hatırlamıştı”.
Freud böyle demişti. Küçük çocuk ve halası örneği Günlük Yaşamın
Psikopatolojisi’nden alınmadır. İlk anımız zannettiğimiz şey aslında çok
daha sonra gerçekleştirilmiş bir yeniden kurgudur, o anımızın baştan aşağı
değiştirilmiş bir versiyonudur.
İlk anıların
incelendiği araştırmalar genelde aynı yaş örüntüleri ile anı tiplerini
yansıtır. Usher ile Neisser adlı psikologların karşıt bir yaklaşımla
gerçekleştirdiği çalışma, bir araştırma modeli sunar bize: Usher ile Neisser
önce açıkça tarihlenip doğrulanabilen dört olay tanımlamış (kardeşin doğumu,
hastaneye yatma, aile fertlerinden birinin ölümü, taşınma), sonra da bir anket
yardımıyla bu olaylarla ilgili anıları çözümlemişlerdir.
Deneklerin, “Anneniz
hastanedeyken size kim baktı? Kardeşiniz oğlan mı kız mı olduğunu size kim
söyledi? Bebeği ilk nerede gördünüz? Annenizi hastaneden kim aldı?” gibi on
yedi soruyu cevaplamaları gerekiyordu.
Bu araştırmada bir olay “daha
erken” bir anıyı ortaya çıkarsa da (Doğum ve annenin hastaneye yatması
erken, aile fertlerinden birinin ölümü ve taşınma daha geç anılarda) genel
örüntünün eski araştırmalar sayesinde çoktandır bilinen örüntüye uygun olduğu ortaya çıkmıştı: İki yaşından önceki
döneme ait anılar son derece seyrekti;
çoğu çocuğun ilk anısı üç yaşından, hatta daha yukarı yaşlardan önce ortaya
çıkmıyordu.
Belleğe daha çok aykırılıklar, istisnalar, sürprizler depolanır. Bu
açıklamanın en önemli noktası şudur: İlk anılarımız bir tekrar ve rutin arka
planı talep eder, ki böyle bir arka plan üç yaşından önce oluşmaz. İnsanın
hayatının ilk yıllarında beyninin
(özellikle de, lezyon araştırmalarının bellek için önemli olduğunu ortaya
koyduğu hipokampusun), ilk deneyimlerinin izlerini koruyamayacak kadar ham
olduğu düşünülmektedir. Çocukların çok erken yaşlarda çok fazla şey
hatırlayabilmesi bu nörolojik açıklamayla pek bağdaşmasa da, bu gerçek
Nelson’ın açıklamasının başında yer alır: Anılar insanın daha ilk yıllarında
mevcuttur, ama sonra daha soyut yapıların içine karışırlar ve artık tek
başlarına hatırlanamaz hale gelirler.
Erken yaşlardaki hafıza kaybıyla ilgili açıklamalar iki gruba
ayrılabilir.
İlkinde, insan hayatının ilk
yıllarında hiç anı depolanmadığı iddia edilir. Beynin bu dönemde henüz
olgunlaşmamış olduğu ve kalıcı bir iz muhafaza edemediği hipotezi ile anıları
depolamak için dile ihtiyaç olduğu hipotezi bu gruba bir örnektir.
Diğer grupta anıların depolandığı,
ama daha sonra ulaşılamaz hale geldiği iddia edilir. Yetişkin biri
çocukluğundan beri hiç değiştirilmemiş bir odaya yıllar sonra tekrar girdiğinde bile, o oda artık o
eski oda değildir. Göz seviyesinde koltuk ayaklarıyla ve alt kısımlarından
ibaret masalarıyla dolu oda yoktur artık.
İlk birkaç yılın üzerine örtülen örtüyle ilgili en yeni açıklama, bunun
nedenini çocuğun özbilinçten yoksun oluşuna bağlar. “Ben” veya “benlik”
olmadığı sürece deneyimlerin kişisel anılar halinde depolanmaları imkansızdır.
Nasıl ki ana karakteri olmayan bir otobiyografi düşünülemezse, “Ben’i olmayan
bir bellek de düşünülemez. Bir çocukta özbilinç oluştuğunun ilk belirtileri
ancak birinci yaş gününden sonra gözlemlenebilir. Çocuklar çok erken bir yaşta
aynadaki görüntülerine tepki gösterirler. Aynadaki görüntülerine uzanır, güler
ve ona konuşurlar. Birinci yaş günlerine yaklaşırlarken aynaların özelliklerini
sezmeye başlarlar, aynada gördükleri nesneleri aynanın arkasında ararlar.
Çocuklar ancak yaklaşık on sekiz aylık olduktan sonra aynada kendi
görüntülerinin yansıdığını kavrarlar; ancak on sekiz aylık olduktan sonra
burunlarına ruj sürüldüğünde aynadaki kendi burunlarına hayretle bakarlar.
Çocuk, kendisiyle ilgili bir “Ben” kavrayışını ancak on sekiz aylık zihin
seviyesinde (takvim yaşı ne olursa olsun) edinir.
Koku ve Bellek
Kokuların çocukluk anılarını canlandırabileceği konusu, Proust’tan çok
önce genel kabul görmüş bir şeydi. Colgate Üniversitesi’ndeki Psikoloji
Laboratuvarı daha güvenilir veriler toplamak amacıyla 1935 yılında aralarında
yazarların, bilim insanlarının, avukatların ve din adamlarının bulunduğu 254
“mümtaz şahsiyet”e bir anket göndermişti. Bu kişilerin yaşları ortalama
elliydi.
Anketin Donald Laird tarafından Scientific Monthly’de yayımlanan
sonuçlarını okumak, bilhassa kokuyla ilgili kişisel deneyimler ve bu kokuların
uyandırdığı anılar yüzünden büyük bir zevk. Ankete katılanların büyük bir
çoğunluğu kendilerini çocukluk günlerine daha ziyade kokuların götürdüğünü
söylüyor. Ankete katılanlardan biri çocukken at ve ahırlarla haşır neşir
olduğunu yazmıştı. “Yirmi yaşlarındayken bir gün köy yolunda yürüyordum. Yüz metre kadar
önümde tezek yüklü bir at arabası gidiyordu. Tezek kokusu birden beni çocukluk
yıllarımın anısıyla baş başa bıraktı, donakaldım.”
Bazı çağrışımlar
varlıklarını ömür boyu sürdürür. Kokular bize son derece gizemli gelebilecek
ani ruh hali salınımları yaratabilir.
“Bir keresinde trende, gayet mutlu bir ortamda ansızın bir hüzne kapıldım,
kendimi mutsuz hissettim.” Diye yazmıştı bir kadın. Ankete katılanlardan
biri de, bir kitap okurken içini birden bir yalnızlık hissi kapladığını
belirtiyordu.
Sonradan, çocukken okuduğu
kitapların hepsinin Londra baskısı olduğunu, İngiltere’de basılan kitapların
kokusunun Amerika’da basılan kitapların kokusundan çok farklı olduğunu anlamış.
Kokular yalnızca olay ve sahneleri değil, aynı zamanda o sırada onlarda
bağlantılı olan ruh hallerini, yani insanın çocukluk döneminin bir parçasının
duygusal rengini de hareke geçirir.
Çağrışımlar genellikle hoş, bazen de nahoştur, ama asla nötr değildir.
Bunlar zevkle yeniden yaşadığımız duygulardır: ankete katılanlardan bazıları bu
duyguları harekete geçiren kokuları elinin altında bulundurduğunu yazmıştı.
Görüntü ve kokunun her ikisinin de anıları harekete geçirdiği
durumlarda (bir taze talaş yığını, birkaç funda filizi gibi) en etkilisi
kokudur; fundaya bakmak yetmez, onun kokusunu da duymak gerekir.
Anıların varolmaya başladığı andan itibaren, yani çocukluk amnezisi
döneminin hemen ardından, korkular daha yaşlı insanlarda koku adlarının
uyandırdığından iki kat daha fazla anının uyanmasını sağlar.
Ne var ki, bu bulguda paradoksal bir durum söz konusudur. Yetmiş
yaşındaki insanların kokuları ayırt etme yetenekleri önceki yıllarına oranla
epey azalır, öncekinin yüzde birkaçı kadardır en fazla. Yirmi yaşından sonra
koku duyumuzun gücü birden düşer (her on yıldı tahmininden iki faktör).
Algı eşiği sürekli yükselir. Ama yine de yaşlı insanlarda ilk anıları kokular
uyandırır. Belleğimize depoladığımız hemen her yeni şeyin halihazırda belleğimizde bulunanlar üzerinde
bozucu bir etkisi vardır. Kokularda bu bozulma durumu daha az oranda
gerçekleşir. Bu nedenle, bir dizi yeni kokuyu tanımayı öğrenmek daha önce
tanımayı öğrendiğiniz kokuları pek etkilemez. Bir kere yer edindiğinde iz çok
uzun bir süre, hatta bir ömür boyu bellekte varlığını sürdürür.
Evrimsel açıdan
bakıldığında koku ilkel bir duyudur. Koku duyusu nöral tübün iki bulbusundan,
koku bulbuslarından gelişmiştir. Koku bulbuslarının hacmi beynin toplam
hacminin binde birlik kısmından daha küçüktür. Burun mukozası ile bulbuslar
arasındaki koku uyaranlarıyla kaplı yol kısadır. Burnun üst kısmında koku
epiteli, her biri 1 cm2 büyüklüğünde, sarı kahve renginde iki küçük
parça yer alır. Koku epiteli 6 ila 10 milyon duyu hücresine sahiptir; bu sayı
sadece çoban köpeğinin sahip olduğu 220 milyon koku hücresinin değil, insan
retinasındaki ışığa duyarlı yaklaşık 200 milyon hücrenin yanında da çok önemsiz kalır. Koku epiteli,
rengini koku hücrelerinin titrek tüylerinden alır. Bu tüyler, Diane Ackerman’ın
deyişiyle. “mercan resifindeki çanak
çiçekleri gibi dışarı baş verir ve hava akımı önünde dalgalanırlar.”
Beyinde duyu
bilgilerinin analiz edildiği yere koku duyusu kadar yakın başka duyu yoktur.
Anatomi terimleriyle ifade edilecek olursak, koku uyarımını almak için beynin
iki küçük parçası burnun içine düşmüş
gibidir adeta.
Koku hızlı bir duyu
sayılmaz: hoş ve nahoş kokular arasındaki ilk ayrımın ardından, uyarım ile
tanımlama arasındaki bir-iki duraklama anı yaşanır, ama varış ile depolama
arasındaki yol kısadır ve bu yol üzerinde herhangi bir yan yol yoktur. Koku
uyaranı, mahkeme salonuna meraklı gözlerinden ırak, gizlice sokulan sansasyonel
bir şüpheli gibidir adeta.
Bu ayrıcalıklı yolun
bedeli, koku duyusunun beynin dili kavrama ve oluşturmadan sorumlu bölümleriyle
irtibattan yoksun oluşudur. Koku uyaranı mahkeme salonuna girer girmez
suskunlaştır. Koku. “sessiz duyu” olarak bilinir. Körlerin koku duyuları
normalden çok gelişmiş olmadığı halde kokuları, gören insanlardan daha iyi
ayırt edip isimlerini söyleyebilmeleri ilgi çekici bir durumdur. Bunun nedeni,
kokunun kaynağını belirlemekte zorlandıkları için dikkatlerini kokunun
nitelikleri üzerine yoğunlaştırmaları muhtemelen.
Koku duyusunun
beyindeki özel “bağlantı”sı sayesinde bu anılar doğrudan hipokampusa gider
ondan sonra bu anılar ancak tekrar aynı yol izlenmek suretiyle
canlandırılabilir.
Bu, bir kokunun insana
çoğunlukla neden sözcüklerle ifade edilemeyecek bir atmosferden, bir ruh
halinden başka bir şeyi hatırlatmadığını, buna sebep olan anıyı neden ancak çok
sonra, kimi zaman da büyük bir çaba sonucunda bulabildiğimizi açıklar.
Dünün Kaydı
Öfkelenmelerine neden olan bir olayı hatırlarken insanlar asırdan uzun
bir zaman sonra bile yine öfkeyle titrer veya oturdukları koltuğun kollarını
öfkeyle yumruklar. Kendinizi çok mahcup hissetmenize yol açan olayları,
yüzünüzü tekrar ellerinizle kapamadan veya karşınızdaki kişiden yüzünüzü
kaçırmadan anlatamazsınız.
Küçük düşürücü olaylarla ilgili anıların bir tuhaflığı daha var. Bu
anılarda kendinizi görebilirsiniz. Aşağılandığınızı hissettiğiniz bir olayı
hatırlayın, o olay sırasında kızaran yüzünüzü, kırıldığınızı gizleme
çabalarınızı görürsünüz; başkalarının size güldüğünü size acıyarak baktığını
görürsünüz. Sanki o sahneyi kaydeden kişi değil de onun oyuncularından biri
gibisinizdir. Aşağılandığını hisseden herkes kendini hemen dışarıdan bakan
birinin gözleriyle görür.
Bu durum aynı zamanda bu tür anıların neden canlı olduğunu da açıklıyor
belki de. Mahcubiyet, öfke, kafa karışıklığı gibi kendi içinizden bildiğiniz ve
olduğu gibi hatırladığınız bütün duygulara içeriden ulaşabiliyorsunuzdur: Ama
aynı olay aynı zamanda dışarı da meydana gelmiş bir olayın tescili şeklinde de
depolanmaktadır.
İçimizdeki Flaş
Rasgele bir tarih seçilip de size beş-altı yıl önce, mesela 31 Ağustos
1997’de nerede olduğunuz, ne yaptığınız, kimlerle beraber olduğunuz ve havanın
nasıl olduğu sorulduğunda muhtemelen hiçbir cevap veremezsiniz. “Hatırlamaya çalış günlerden
pazardı” gibi, yardımlar da hatırlamanıza hiçbir fayda sağlamayacaktır. O gün
de uzun zaman öncesinde kalan diğer günler gibi tamamen unutulup gitmiş
gibidir.
Ama 31 Ağustos 1997’nin Prenses Diana’nın bir araba kazasında öldüğünü
duyduğunuz günün tarihi olduğu bilgisiyle birlikte her şey değişir. O anı
tekrar düşündüğünüzde bu haberi kimden duyduğunuzu (ailenizin üyelerinden birinden, bir televizyon veya radyo spikerinden
vs.) hatta haberi nerede duyduğunuzu, yanınızda kimlerin olduğunu, o sırada
neler yaptığınızı, haberi duyduğunuzda ilk tepkinizin ne olduğunu, çevrenizdeki
insanların nasıl tepki verdiğini muhtemelen hala hatırlıyor olduğunuzu
görürsünüz.
Yalnızca bir olayın haberiyle ilgili anılar değil, aynı zamanda o
olayın yeri ve zamanının tasviriyle ilgili olan anılar da “flaş anılar” adıyla
bilinir. Bu karşılığı 1977’de Brown ve Kulik adlı psikologlar bulmuştur. Başkan
Kennedy’nin ölümü, buna klasik bir örnektir.
“Flaş anı” terimi ilk 1977’de
ortaya atılmış olsa da, bu fenomen çok eskidir. 1899’da yapılan otobiyografik
bellekle ilgili ilk araştırmalardan biri Abraham Lincoln’ün suikastının da aynı
etkiyi yarattığını ortaya koyar: Soru sorulan 179 kişiden 127’si Lincoln’ün
öldüğü haberini duydukları sırada nerede olduklarını ve ne yaptıklarını
söyleyebilmiştir. Bunların haricinde, sevdiğiniz biriyle ilgili kötü haber
almak gibi, kişisel flaş anılara yol açan olaylar vardır.
Siyahi militan aktivist Malcolm X’in öldürülmesi beyaz Amerikalıdan çok
daha fazla sayıda siyah Amerikalıda flaş anıya neden olmuştu. Aynı şey Martin
Luther King’in suikastı için de geçerliydi. Flaş anılar “alelade” anılardan
daha tutarlı bir bütünlük arzeder, alelade anılar çoğunlukla yeniden inşa ve
yorum parçalarından oluşur, diye yazar Conway. Prenses Diana’nın ölüm haberini
aldığımız anı hatırlarken o sırada nerede olduğumuzu, hatta o sırada ayakta mı
duruyorduk, oturuyor muyduk, yoksa yatıyor muyduk, hepsini tekrar hatırlarız.
Bütün bunlar, biz aldığımız haberi sindirmeye çalışırken beynimizin kendi
halinde kaydettiği görüntüye dahil edilmiştir. İç fotoğraf (daha doğrusu kısa
film) belki de unutulmaya karşı bütünüyle bağışık değildir, ama diğer anılardan
çok daha dayanıklı olduğu kesin.
“Neden Geriye Doğru Değil de
İleriye Doğru Hatırlarız?”
Kısa bir süre önce bir makale için Mind’ın 1887 cildine göz gezdirirken
bir makalenin şu başlığı gözüme çarptı: “Neden
geriye doğru değil de ileriye doğru hatırlarız?”
Makale dört sayfa bile tutmuyordu, Herbert Bradley (1846-1924) adlı
idealist ekolünden Oxfordlu bir felsefeci tarafından kaleme alınmıştı.
Hatırlamamızın nasıl bir yön izlediği sorusu basitçe, belleğimizin
olayların gidişatını aynen kopyaladığı şeklinde cevaplandırılabilir: Önce X
olmuştur, sonra Y, doğal olarak bunları bu düzen içinde hatırlarsınız.
Ama daha yakından bakıldığında durumun hiç de öyle aşikar olmadığı
anlaşılır, ki gerisin geri kütüphaneye gitmeme neden olan da buydu: yani,
olayların depolanmış paralelleri neden yine aynı düzende tekrar etsindi ki?
Olayları hatırlarken her zaman, deyim yerindeyse öteki taraftan girersiniz:
Belleğinizin dosyalama sisteminde en son gerçekleşmiş olay, tıpkı klasörlerdeki
hesap özetleri gibi, en üstte yer alır, sayfayı çevirdiğinizde X’ten önce Y’yi
görürsünüz. O halde neden geriye doğru değil de ileri doğru hatırlarız?
Olayları ileriye doğru hatırladığımız inkar edilemez bir gerçektir.
Geriye doğru hatırlamak arabayı geri geri sürmek gibidir: Böyle gidebilirsiniz
ama arabaların bu şekilde gitmek için yapılmadığını bilirsiniz. Geriye doğru
yaşamak şiirlerle romanların imtiyazı
altındadır. Jan Hanlo’nun “We are born”
(Doğduk) adlı şiirinde cenaze arabası atları dizginlerinden geri geri çekerek cenaze evine götürür. Orada
yas tutan insanlar geri geri kapıya gidip dışarı çıkarlar. Birkaç gün sonra
merhum cenaze evinde uyanır. İyileştikten ve kuvveti yerine geldikten sonra
çalışmaya başlar. Yapılacak çok iş vardır: Köprüler yıkılacak, kasaba ve
şehirler yerle bir edilecek, kömür ve petrol yerin dibine yerleştirilecektir.
İş cezbedicidir.
Yemek ocağın üzerinde soğumaktadır. Ömrümüzün sonunda okul sıraları
bizi beklemektedir: “Okul öğrendiğimiz
her şeyi unutturur bize.” Gelgelelim şiirde insanlar sadece hareket eder ve
hiç konuşmazlar. Biri konuşmaya başladığı anda, amanı geriye çevirmeyle ilgili
düşünce deneyini kararlı bir biçimde sürdürmek imkansızdır artık.
Bradley, hatırlamanın
ileri doğru bir yön izlemesinin açıklamasını beynin biyolojik işlevinde
aramıştır. “Hayat sürekli çürüme ve tamir
sürecinden ve tehlikelere karşı sürekli mücadelelerden oluşur; dolayısıyla
yaşamak için düşüncelerimiz aslen önsezide bulunma yolunu izlemek zorundadır.”
Funes ile Şeraşevski’nin Kusursuz
Bellekleri
Şeraşevski, Rus nöropsikologlarından Aleksandır Lurija’nın (1901-77)
1965 yazında kaleme aldığı ve 1968’de İngilizce The Mind of a Minemonist
(Bir Hafıza Şampiyonunun Zihni) adıyla yayımlanan vaka çalışmasının ana
konusuydu. O sıralarda Şeraşevski yerel bir gazetede muhabir olarak
çalışmaktaymış. Lurija otuz yıldan fazla bir zaman boyunca onun o olağanüstü
belleğini düzenli aralıklarla çeşitli deneylere tabi tutacaktı.
Lurija psikanaliz üzerine bir monograf yazmış ve Freud’la birçok kez
yazışmıştı. Psikanaliz, Sovyetler Birliği’nde itibarını kaybedince Larija da
değişen koşullara ayak uydurmuştu. Moskova Üniversitesine gitmiş, nöropsikoloji
alanındaki uzun ve üretken kariyerine ilk adımını atmıştı.
Kendisiyle görüşmek için psikoloji laboratuarına gelen Şeraşevski ilk
bakışta ürkek ve dalgın biri gibi görünmüştü Lurija’ya. Onu memnun etmek için
ona bazı standart testler uygulamıştı. Ona sözcük, şekil ve harflerden oluşan
çeşitli uzunlukta listeler göstermiş ve bunları tekrarlamasını istemişti. Rutin
bir iş olarak başlayan şey birden göz
kamaştırıcı bir gösteriye dönüşmüştü: Lurija ne kadar uzun bir liste hazırlasa
da (otuz, elli, hatta yetmiş unsurdan oluşan listeler) Şerasevski diziyi baştan
sona, hatta sondan başa veya rasgele bir noktadan başlatıldığında bile
hatasızca tekrarlayabilmekteydi.
Bellek eşiği (bir kişinin tek bir sunumdan sonra hatasız
tekrarlayabildiği madde sayısı) çoğu insanda yedi civarıdır. Şeraşevki ise
yüzlerce maddeden oluşan dizileri hatasız tekrarlayabilmekteydi.
Ortalama bir kişi, anlamlı sözcükleri anlamsız hece gruplarından daha
rahat aklında tutabilirken, Şeraşevski birbirine çok benzeyen anlamsız hece
gruplarından oluşan uzun listeleri aklında tutabilmekteydi. Testten önce veya
sonra benzer materyal öğrenildiğinde normal hatırlama sürecinde gerileme
yaşanırken, Şeraşevski bu tür materyalleri belleğinden aynı şekilde hatasızca
çekip çıkarabilmekteydi.
Kusursuz bir hatırlama gücüne, geçici veya parçalı izlerden ziyade
sürekli ve bütün izler taşıyan bir belleğe sahipti.
Yapılan testler belleğinin görselliğe meyilli olduğunu ortaya koymuştu.
Her sözcük otomatik olarak bir resim oluşturuyor ve bu resim silinmez bir
şekilde belleğine kazınıyordu.
1936’da kendisiyle yapılan bir söyleşide şunları söylemişti: “Yeşil sözcüğünü duyduğumda gözümün önüne
yeşil bir saksı geliyor: kırmızı sözcüğünü duyduğumda bana doğru gelen kırmızı
gömlekli bir adam görüyorum; mavi ise bir pencereden küçük bir mavi bayrak
sallayan birinin görüntüsü anlamına geliyor.”
Sayılar bile ona imgeleri hatırlatıyordu. “Örneğin 1, gururlu, boylu, boslu bir adam; 2, hoppa bir kadın; 3
kederli biri (neden öyle bilmiyorum); 6, bir ayağı şişmiş bir adam; 7, bıyıklı
bir adam; 8, çok iri bir kadın –çuval içinde çuval. Örneğim, 87 yaşında şişman
bir kadınla bıyığını buran bir adam görüyorum.”
Kusursuz belleğinin yanı sıra Şeraşevski az görülür bir başka zihin
kabiliyetine daha sahipti. Şeraşevski aşırı derecede sinestetikti. Farklı
duyularının izlenimleri birlikte çalışıyordu. Sözcüklerle birlikte renk ve tat
duyusu alıyor, hatta ıstırap bile duyuyordu. Restoranda yemek siparişini yemek
isimlerinin tadına göre veriyordu.
İlk bakışta bu sinestezinin Şeraşevski’nin belleğini daha da anlaşılmaz
kıldığı düşünülebilir. Her biri çok seyrek görülen norm dışı bu iki özellik
nasıl olur da aynı kişide bir arada görülebilir? Tesadüf eseri mi? Lurija
burada sinestezinin bir başka gizemli özellik olmadığını, açıklamanın yarılmaz
bir parçası olduğunu gösterir.
Şeraşevski sahne gösterileri sırasında hatırlaması gereken sonsuz sayı
ve nesne dizisinin unsurlarını somut bir resimle bağdaştırmakla kalmıyor, bu
unsurları seslerine, renklerine ve tatlarına göre belleğine yerleştiriyordu
aynı zamanda.
Lurija konuşmalarından ve mektuplaşmalarından, Şeraşevski’nin görsel
sinestetik yaklaşımının ona belli şeylerle baş etmesinde yardımcı olduğu
sonucuna varmıştı. Bu yüzden Şeraşevski muazzam bir yön duygusuna sahipti: O
güne kadar kat ettiği her yolu adeta sürekli genişleyen bir topografi arşivinde
yer alan zihinsel bir haritaymış gibi açabiliyordu.
“Şeraşevski çoğu zaman
yüzler konusunda zayıf bir belleğe sahip olduğundan yakınırdı: “yüzler çok
değişken. Bir kişinin yüz ifadesi, ruh haline ve onunla karşılaştığınız
sıradaki koşullara bağlı. İnsanların yüzleri sürekli değişiyor; ifadesinin
farklı gölgeleri aklımı karıştırıyor ve yüzleri hatırlamamı zorlaştırıyor.” Ne
zaman aynada yüzüne baksa şaşırır. Başkalarının devamlılık gördüğü yerde o
değişim görür.”
Uykusuzluktan mustarip olan herkes bir süreliğine kusursuz bir belleğin
lanetiyle yaşar. Gecenin uzun süren, bitmek bilmeyen saatleri ağır ağır
ilerlerken bir İreneo Funes’e, bir Solomon Şeraşevski’ye, ansızın kusursuzluk
patolojisinden mustarip olmanın nasıl bir şey olduğunu anlayan hafızası
kuvvetli birine dönüşürüz.
Bir Bozukluğun Yararları; Aptal
Dahi Sendromu
1887’de İngiliz psikiyatrist John Langdon Down, Londra Tıp Cemiyeti’nde
bir dizi ders vermişti. Bu derslerde meslektaşlarına Earlswood Yetimhanesi’ndeki otuz yıllık
başhekimlik görevi sırasında karşılaştığı vaka ve hastalıkların bir dökümünü
yapmıştı. Down’ın verdiği bu dersler esasen onun “mongolluk” adını verdiği, bugünse Down sendromu adıyla bilinen bir anormal zihin durumu
sayesinde psikiyatri tarihinin bir kilometretaşı haline geldi.
Down’ın verdiği örnekler üç kategoriye ayrılır.
Birinci kategoride olağanüstü bir belleğe
sahip kişileri görürüz. Bazıları aptal dahiler büyük bir şehrin bütün otobüs
tarifesini ezbere bilir. Bazıları tarihsel olaylar konusunda son derece iyi bir
belleğe sahiptir veya bir kurumun eski ve yeni çalışanlarının doğum günlerini
ve adreslerini ezbere bilirler.
İkinci kategoriyi hesaplamada üstün
yeteneğe sahip aptal dahiler oluşturur. Bu kategoride yer alanların çoğu
özellikle takvim hesaplamalarında iyidirler. Bu kişiler belli bir tarihin
haftanın hangi gününe denk geldiğini birkaç saniye içinde söyleyebilirler.
Üçüncü kategorideki aptal dahiler sanat
alanında üstün bir yeteneğe sahiptir. Genellikle yetenekleri kendini müzik
parçalarını işiterek çalmak biçiminde gösterir. Bu kişiler nota okuyamazlar ve
akortları ayırt etme konusunda muazzam bir yeteneğe sahiptirler. Resim çizme
yeteneği gelişmiş dahilere çok daha az rastlanır.
Çoğu aptal otistiktir veya genellikle otizmle bağlantılı belirtiler
(ekolali, yani “söylenenleri papağan gibi tekrarlama” toplumsal ilişki
yoksunluğu, tekdüze faaliyetlere eğilim ve çevrelerindeki değişiklikler karşısında
aşırı öfkelenme) gösterirler. Otizm teşhisi konmuş çocukların yaklaşık yüzde
10’u aptal dahilere özgü yeteneklere sahiptir. Aptal dahilerin yetenekleri
arasındaki farklılıkları daha iyi anlayabilmek için birkaç aptal dahiyi tanımak
yararlı olacaktır.
Jodediah
Buxton
1702’de Derbyshire’a bağlı Elmton köyünde doğdu. Babası okul müdürü,
büyükbabası da kilişe papazıydı. Jedediah okuma yazmayı asla öğrenemedi ve bir tarım
işçisi oldu. 1754’te Gentleman’s Magazine’de yayımlanan biyografisine
göre, Buxton’ın “binbir zahmet ve
yoksulluk içinde geçen hayatı doğal olarak tekdüze ve silikti: Bir günü içinde
olup bitenler neredeyse diğer günleriyle aynıydı. Zaman Buxton’ın yaşından
başka bir şeyini değiştirmemiş, mevsimler de çalışmasını hiç değiştirmemiş, bir
tek kışları harman döveni kullanırken, yazları orak kullanmış.”
Biyografiyi yazan kişi
Buxton’ın cehaletinin açıklamasının bununla ilintili olabileceğini düşünüyordu:
“Sürekli sayılarla haşır neşir olması
başka şeylerle ilgili en ufak bir bilgiyi bile edinmesini engellemiş aklında
aynı şartlarda yaşayan on yaşındaki bir çocuktan daha az fikir kalmış gibi
görünüyor.” Yaptığı hesaplamalar arasında sekiz haneli üç sayının çarpımı
da vardı: bu sayıları çarpıyor ve işlemin sonucu olan yirmi yedi haneli sayıyı
söylüyordu. İstenirse çıkan sonucu tersinden okuyabiliyordu.
1751’de Genteleman’s Magazine’in bir
muhabiri Buxton’ı ziyaret etmiş ve ona bir dizi problem sormuş. “Çevre uzunluğu altı yarda olan bir fayton
tekerleği 204 millik York-Londra seferi sırasında kaç kez döner?” sorusuna
Buxton on üç dakikada şu doğru cevabı vermiş: 59.840 kez. Başka bir soruyu (“üç arpa tanesi bir inç geliyor. Sekiz mil
uzunluğuna erişmek için kaç arpa tanesi gerekir?”) on bir dakikada
cevaplamış; 1.520.640.
Gördüğümüz gibi, Buxton çok az şey öğrenmişti ve çok az şey
hatırlamaktaydı., öyle ki on yaşındaki normal bir çocuktan daha az şey
biliyordu. Ama kendisini ilgilendiren bir konu olunca belleği olağanüstü bir verimle çalışıyor gibiydi.
Nitekim kendisine ikram edilen bütün biraların miktarını belleğine
yerleştiriyordu.
Bilindiği kadarıyla, hesap dehalarının belleklerinin niteliği aslında
ortalama ile çok zayıf arasında değişmektedir. Fransız hesap dehası Mondeux’nün
öğretmeni 1853’te öğrencisinin sayıdan başka bir şey öğrenemediğini yazmıştır.
“Olaylar, tarihler, yerler tıpkı bir aynanın önünden geçiyormuşçasına hiç iz
bırakmadan beyninin önünden geçip gidiyor.” 1894’te Binet, İnaudi adlı hesap
dehasını incelerken onun tek bir sunumdan sonra önüne konan her hesap problemini tekrar edebilmesine rağmen,
beşten fazla harf ezberleyemediğini keşfetmişti.
İstisna derecesinde iyi bir görsel hatırlama yeteneğine sahip olanların
fotoğrafik bir belleğe sahip oldukları, bu kişilerin görsel izlenimleri
belleklerine adeta ışığa duyarlı bir levha üzerine işler gibi depoladıkları,
sonra da bunları bir içsel izlenime dönüştürdükleri söylenir çoğunlukla. Bellek
psikologları bu tür fotoğrafik hatırlamaya benzeyen iki süreç tanımlarlar:
Şipşak bellek ile görsel bellek. Çok gelişmiş bir şipşak belleğe sahip olan
kişiler kendilerine gösterilen bir resmi kısa bir süre, en fazla birkaç dakika
boyunca “zihin gözleri önünde” tutabilirler. Zihin gözleri önünde gördükleri bu
resim hatırlanan bir imgeden ziyade bir kalan imge, görsel bir ekodur. Şipşak
bellek testleri genellikle şu şekilde yapılır: Deneyi gerçekleştiren kişi tek tip bir zemin üzerine bir resim
yerleştirir. Denek resmi inceler. Resim kaldırıldıktan sonra denek imgeyi
zemine “yansıtabilir.”
Resmi dış dünyanın bir parçası olarak “görebilir.” Resim silindikten sonra tamamen yok olur; bir gün
sonra resimle ilgili sorular sorulduğunda denek tıpkı şipşak belleğe sahip
olmayan bir kişi gibi resmi hatırlayamaz.
Oysa görsel belleğe sahip olan
bir denek kendisine gösterilen bir resmin imgesini görür, hatta haftalar
sonra bile gayet doğru bir biçimde hatırlayabilir. Görsel belleğe sahip olanlar
şipşak belleğe sahip insanlardan farklı olarak resmi “kafalarının içinde”
görürler. İşte içebakışla ilgili bu fark iki bellek süreci arasında bir
farklılık olduğunu akla getirir.
Müzik psikoloğu Leon Miller Musical Savants (1989, Müziğe Kabiliyetli
Aptal Dahiler) adlı kitabında bu sınıfa giren on üç kişinin vaka hikayesini
aktarır. Hikayesini aktardığı ilk kişi, 1849’da bir köle plantasyonunda dünyaya
gelen ve on yaşında gezici konser piyanisti olan “Kör Tom” dur. Yüzden az
kelime bilgisine ve binlerce konser parçası repertuarına sahip olan Tom, bir
örüntü olarak tanımlanabilecek bir şeyin ilk temsilcisiydi. Müziğe kabiliyetli
aptal dahilerin büyük bir çoğunluğu, yüzde sekseni erkektir. İstisnasız hepsi
kusursuz bir ton duygusuna sahiptir. Yeteneklerinin genetik bir etkene bağlı
olduğuna dair herhangi bir belirti yoktur. Müziğe kabiliyetli aptal dahiler
olağan dışı bir müzik ortamı içinde de yetişmezler, ama yetenekleri
keşfedildikte sonra genellikle
yeteneklerinin gelişmesi için her türlü imkan sağlanır. Müziğe kabiliyetli
aptal dahiler piyano çalar; ne gitar, ne keman, ne de obua, yalnızca piyano. Bu
kimselerin hemen hepsinde görme kusuru vardır.
Aptal dahilerin çıplak müzikal yapıları yorumlamadan, yani onlara duygu
katmadan ve bir metronomun intizamıyla (ve de duygusuyla) yeniden ürettikleri
söylenir.
Aptal dahileri yetenekleri hemen her zaman doğuştan gelir, ama menenjit
gibi bir beyin travması sonucu da ortaya çıkabilir. Terapistler başka
yeteneklerin gelişmesini sağlayabildiğinde aptal dahinin yeteneği çoğunlukla
kaybolur, ama bazen kaybolmaz. Hemen her aptal dahide konuşma kusuru görülür,
ama son derece kısa bir süre içinde yabancı dil öğrenen aptal dahiler de vardır.
On sekizinci yüzyılda insanlar hamile bir kadının ani bir şok geçirmesi
halinde bunun bebeği üzerinde ölümcül sonuçlar doğurabileceğini düşünürlermiş.
On dokuzuncu yüzyılda annelerinin sarhoşken hamile kaldığı çocukların zihinsel
kudretleri konusunda endişe duyulurmuş. Günümüzde ise hamilelik esnasında
annenin vücuduna zehirli madde karışmasının
veya doğum esnasında çocuğun oksijensiz kalmasının çocukta ciddi
hasarlara neden olduğuna inanıyoruz. Ama bir hasar, nedeni ne olursa olsun, tek
bir yeteneğe zarar vermediğinde aptal
dahi örüntüsü ortaya çıkar: kusurların ortasında yalıtılmış bir yetenek.
Aptal dahilerin yetenekleri genelde sabit görünür. Nadia beş
yaşındayken yeteneği erken yaşta gelişen Picasso’nun on yaşındayken çizdiğinden
daha iyi resim çizebiliyordu, ama Picasso’nun yeteneği gelişmesini sürdürürken
onun yeteneği aynı seviyede kalmıştı. Aynı şey resim çizmeye çocuk yaşlarda
başlayan, ama çocukların normal resim çizme seviyelerinden geçmeyen Stephen
için de geçerlidir. Stephen resim çizmeye kafadan bacaklı insan figürleri veya
tırnağa benzer kolları olan küçük bebek resimleri çizerek başlamamıştı.
Stephen’ın resimleri daha baştan yetişkinlerin çizdikleri resimleri
andırıyordu.
Leon Miller, müziğe kabiliyetli aptal dahilerle ilgili çoğu bulgusunu
kortikal kayma hipotezine ikna edici bir biçimde uydurmuştur. İncelediği aptal
dahilerden ikisi beyinlerinin sol yarısında nörolojik araz belirtileri
göstermekteymiş. Birinin beyninin sağ yarısı felçmiş; diğerinin beyin
taramasında beyinin sol yarısında dokunun küçülmüş olduğu ortaya çıkmış. Müziğe
kabiliyetli aptal dahilerin hemen hepsinde ciddi konuşma bozukluğu vardır, ki
bu durum normalde en önemli iletişim kanalı olan psikolojik bir işlevin kenara
itilmesine yol açar. Aynı zamanda diğer işlevlerin gelişimini engelleyebilecek
bir aracın yok olduğu anlamına da gelir bu. Konuşma ve müzik bazı açılardan
rakip işlevlerdir, konuşma müziğe göre biraz daha baskın bir konumdadır:
Arkapalanda müzik çalarken okuyup konuşabiliriz; insanlar konuşurken müzik dinlemekse
çok daha zordur.
Konuşma gibi daha geleneksel iletişim araçlarının gelişimine yardımcı
olmak amacıyla bazen aptal dahilerin yeteneklerinin gelişimi durdurulur veya
engellenir. Bu tür tedavi amaçlı müdahaleler farklı sonuçlar verir. Stephen
Wiltchire meslek eğitimi almış, şimdi aşçı yamaklığı yapıyor. Çizim yeteneği
bundan zarar görmemiş ama.
Çok güzel at resimleri çizen küçük Nadia otistik çocuklara yönelik
eğitim yapan bir okulda konuşmayı ve sayı saymayı öğrenmiş, ama eskiden sahip
olduğu o kendiliğinden resim yapma yeteneği tamamen yok olmuş, Şimdilerde ara
sıra buğulu pencere camına bir şeyler çizmekle yetiniyor yalnızca.
Richard ve Anna Wagner;Kırk Beş
Yıllık Evlilik Hayatı
Belleğimiz günlük hayat konusunda pek iyi değildir. Dikkati pek çekmeyen
olayları, eskiden duyulan bir sesi, eski günlerin havasını, odaların kokusunu
veya yenen bir yemeğin tadını hafızanızda yeniden oluşturmak zordur. Sevdiğiniz
kişilerin eski görünüşlerini de gözünüzde pek kolay canlandıramazsınız.
Anne-babanızın eski günlerdeki görüşleri, çocuklarınızın küçüklük halleri,
karınızın, kocanızın, dostlarınızın yıllar önceki halleri; bu kişiler
yakınımızda oldukları ve siz farkına
varmadan ve yavaş yavaş değiştikleri için eski görünüşleri hafızanızdan silinip
gitmiştir. Kendi görünüşünüzdeki değişimler bile gözünüzden kaçar: Bugün aynada
gördüğünüz yüz, bırakın bir ay veya bir yıl önceki halini, yüzünüzün dünkü
halini bile belirsizleştirir.
Görünüşümüz bir kitap, belleğimiz
de bir kitapsever olsaydı, belleğimiz kitabın her yeni basımını, dikkatle
korunmuş olan önceki basımların yanına eklerdi. Kitabın eski bir basımını
seçer, onu daha yeni bir basımla
karşılaştırır, böylece nelerin çıkarıldığını, eklendiğini, gözden geçirildiğini
veya düzeltildiğini anlayabilirdik. Oysa belleğimiz evrime yararlı amaçlar
güdecek şekilde tasarlanmıştır ve bu amaçların içinde eski nüshalar yer almaz.
Neticede çocuklarımızı on-yirmi yıl önceki halleriyle göremiyorsak, eski
hallerini hatırlamamıza gerek yok demektir; o halde yolla gitsin.
Berlinli Anna ve
Richard Wagner çifti, 1900 yılında başlayan evliliklerinin ilk yılından
itibaren yılbaşı gününde kendi fotoğraflarını çekmiş ve bunu Noel kartı olarak
dostlarına göndermişler. Bu fotoğraflar dizisi 1942 yılına, Anna’nın ölümünden
üç yıl öncesine kadar sürmüş, Sadece birkaç yıl atlanmış. Wagnerlerin aile
dostlarından bir kadın bütün bu fotoğrafları saklamış. Neredeyse yarım asır
sonra bu fotoğraflar eski Doğu Almanya’daki bir evin çatısında bulunmuş ve
yayınlanmış. Şöyle bir baktığınızda fotoğrafların aynı şekilde olduğunu fark
ediyorsunuz: Wagner çifti, Noel hediyeleriyle dolu bir masa, bir Noel ağacı,
çok az değişikliğe uğramış bir oda. Fotoğrafların her biri yılın aynı gününde
çekilmiş. Ama değişmeyen arkaplanın önünde bir insan ömrünün değişen mevsimlerini
çok daha net görebiliyorsunuz.
Her çağın, insan
ömrünün safhaları konusunda kendine özgü fikirleri vardır. Bunlar simgelerle,
metaforlarla, deyişlerle ve allegorilerle ifade edilmiştir. Ortaçağ
muhayyilesinde hayat çoğunlukla bir yolculuk veya hac yolculuğu olarak
nitelendirilmekteydi; kitaplarda ayrılma ve varış arasında bir insanın başına
neler geleceğinden bahsedilmekteydi. Bazen bu yolculuk resimlerle tasvir
edilirdi: Resimlerden birinde bir insanın bebek olarak başladığı hayatını yaşlı
biri olarak tamamlayışını tasvir eden bir dizi figür vardır. O dönemde çok
beğenilen bir başka tasvir ise “hayat merdiveni” tasviridir. Bu tasvirde bu
merdivenin solundaki ilk basamağına çıkmakta olan küçük bir çocuk, merdivenin
sağ tarafından yaşlı bir adam olarak inmektedir. Basamak sayısı değişir, tıpkı
bir insanın hayatındaki evreler gibi: İnsan hayatında yedi olabildiği gibi, on
evre de olabilir. Bu evreler zamanla ilişkilendirilebilir.
“Avare Bolaşırırz Oval Aynalarda”;
Dejavu Deneyimi Üzerine
Dejavu duygusu ansızın başlar. Tanıma duygusu belli bir süre belirir,
bu süre içinde bu duygu hiç gelişmez veya başka bir duyguya intikal etmez. Bu
duygu başladığı andan itibaren her şey daha önce yaşanmış gibi gelir size,
çevrenizdeki şeyler, sesler, yüzler konuşmalar; o an içinde düşündüğünüz
şeyleri bile daha önce düşündüğünüz duygusuna kapılırsınız. Hayatınızdan bir
parçayı yeniden yaşamış gibisinizdir, gerçi bunları ilk ne zaman yaşadığınızı
söyleyemezsiniz.
Her şey o kadar tanıdıktır ki, biraz sonra neler olacağını
bildiğinizden emin gibisinizdir. Ama bu pasif bir bilgidir; okuduğunuz bir
kitabı uzun bir aradan sonra tekrar okurken kitapta biraz sonra neler olacağını
görebiliyormuş duygusuna çok benzeyen bir duygudur bu; ama ancak söz konusu
bölüme geçtikten sonra kitaptaki o olaya tamamen vakıf olursunuz.
Dejavu duygusu hemen her zaman kısa
süreli hissedilir. Bu duygu, kimi zaman bizatihi deneyimin kendisinin yarattığı
şaşkınlık nedeniyle hemen dağılıverir. Çoğu dejavu deneyimi birkaç kısa andan
fazla sürmez; ondan sonra tanıdık bir sahnenin tekrarına tanık olduğunuz
duygusu yok olur. Az önce yaşadığınız şeyin şaşkınlığı bir süre daha devam
eder., ama çok geçmeden normal hayat tekrar yoluna girer.
1844’te İngiliz hekim A.L. Wigan dejavu deneyimini “önceden varolmuşluk duygusu” olarak tanımlamış, birçok şair
ve yazar da bunun bu fenomenin doğru açıklaması olduğunu ima etmişti.
Dejavu bize varoluşumuzun ebedi dönüşüne ansızın bir göz atma fırsatı
tanıyan bir çatlaktır zamanda. “Bir örtü aralanır” ve kısa bir an için her şey
berraklaşır. Ama hayatın bir parçasının aynen tekrar ettiği düşüncesi tuhaf bir
soruyu gündeme getirir. Neden bütün hayatımızı uzayıp giden bir dejavu olarak
görmüyoruz? Bu durumda dejavu kuralın kendisi; olağan, kopya olmayan hayat da
istisna olmaz mı? Bir başka nazik soru da, dejavunun önceki hayatların
tekrarının bir parçası olup olmadığı sorusudur. Eğer dejavu yeni bir olaysa, o
zaman şimdiki hayat tam bir kopya olarak kabul edilemez.
Ayrıca dejavu duygusu önceki hayatlarda aynı yerlerde meydana geldiyse
bile, hala bir açıklamaya ihtiyacımız vardır, insanın aklında manasız bir bitimsizlik yanılsaması oluşturan bir
hipotezdir bu; ortaya koyduğu açıklama gizemi sınırsızca tekrar eder. Wigan’ın
kendisi dejavunun nedenlerini kısa süreli bir beyin bozukluğunda aramıştı.
Reenkarnasyon veya ebedi tekrar
gibi açıklamalara hiç yüz vermeyen Wigan, dejavunun nasıl bir şey olduğunu izah
ederken iddiasız ama ikna edici bir yorumda bulunur: “Vücut duruşu, yüz ifadesi, jest, ses tonu, bütün bunlar hatırlanıyor
ve ikinci kez insanın dikkatini çekiyor gibidir. Bunun üçüncü kez
tekrarlanacağı asla düşünülmez.”
Sully’ye göre dejavu,
Freud’un daha sonra günün kalıntıları diye adlandıracağı şeyin tam tersiydi.
Günün kalıntıları rüyaya yerleşmişse ve rüyanın içinde belirsiz bir parçadan
ibaretse, o zaman bellekte yıllarca depolanan bir rüya. Gündelik hayatımızda
meydana gelen bir olayın anlık bir kopyasının ortaya çıkmasına neden
olabilirdi. Rüyanın “ne zaman” görüldüğü bilgisi tekrar ele geçirilemezdi, bu
da dejavunun neden aynı şeyin belirsiz bir geçmişte gerçekleştiği duygusunu
yaşattığını açıklamamaktaydı. Dejavu, şimdi ile geçmişin kesişmesi değildi,
bellekteki belirsiz bir izle kurulan kısa süreli bir paralellikti.
1969’da psikiyatrist
Harper, psikiyatrik bozukluğu olmayan kişilerde dejavu ile kişiliksizleşme
sarasında Heymans’ın daha önce ortaya çıkardığı bağıntıyı tekrar bulmuştur.
1972 yılında dokuz yüz kadar öğrenci üzerinde yapılan bir kişiliksizleşme
araştırmasında da kişiliksizleşme ile dejavu arasında bir ilişki olduğu ortaya
çıkarılmıştır.
Richardson ile Winokur 1968’de, psikiyatrik
bozukluğu olan hastalardan oluşan bir grup içinde dejavunun, duyguları kararsız
olanlar ile adaptasyon bozukluğu olan etkenlerde daha sık görüldüğü tespitinde
bulunmuştu. Şizofreninin belli biçimlerinde dejavu kronik bir karaktere
bürünecek kadar uzun sürebilir. Bu evreden sonra dejavu o kadar karmaşık bir
sanrı haline gelir ki, hasta çift hayat yaşadığı veya aynı hayatı tekrar
yaşadığı duygusuna kapılır. Tuhaf bir
patolojidir bu; hasta kendi doppelganger’i haline gelir ve yaşadığı veya düşündüğü her
şeyi, başka bir yerde veya daha önce yaşanmış başka bir hayatın kopyası gibi
yorumlar.
Olağan dejavudan farklı olarak bu psikotik
dejavu çeşidi yavaş yavaş başlar, ama bir kez ortaya çıktı mı giderilmesi
neredeyse imkansızdır. Hastanın zaman algısındaki bir bozuklukla ortaya çıktığı
sanılıyor. “Olağan” dejavuda bile kısa süreli, hemen düzeliveren bir
dezoryantasyon söz konusudur. “Bunu
daha önce yaşamıştım” duygusu şimşek hızıyla yerini “bana daha önce yaşamışım hissini veren
bir şeyler yaşıyorum” duygusuna bırakır. Yanılsama yaşadığının farkında olmak, insanın gerçeklikle yeniden
temas kurmasını sağlar. Bir dejavu türü daha var. Bu dejavu türü şizofrenlerin
yaşadığı dejavular kadar inatçı değilse de çoğu insanın kendi deneyimlerinden
tanıdığı dejavulardan daha uzun sürelidir. Bu tür dejavular epileksiyle
alakalıdır ve on dokuzuncu yüzyılın son çeyreğinde ingiliz nörolog John
Hughlungs Jackson tarafından uzun uzadıya tarif edilmiştir.
Şizofreni ile epilepsi neyse ki ender görülen hastalıklardandır, bu
hastalıklarda dejavular da ender görülür. Şizofren ve epileptiklerin büyük bir
çoğunluğunun dejavu yaşama oranı sokaktan geçen herhangi biri kadardır.
Psikiyatristlerin teşhis kitapçıklarında dejavu diye bir kategori yoktur. Bunun
üzerine, elektrotlarla dejavu meydana getirmek kendiliğinden oluşan alelade
dejavular hakkında bize ne söylüyor diye sorulabilir. Ne de olsa hiç kimse
nöroloji klinikleri hariç hiçbir zaman kafasında elektrotla dolaşmaz.
Dejavularda üç
yanılsama görülür. Anı gibi gelirler insana, ama anılarla alakaları yoktur;
aslında ilerisini tahmin edemediğiniz halde biraz sonra neler olacağını
bildiğiniz duygusu uyandırırlar sizde ve ortada kaygılanacak bir şey olmadığı
halde belli belirsiz bir kaygı duymanıza neden olurlar.
Ne kadar hafif ve geçici olsa da bu üçlü
adatmacanın akıl karıştırıcı bir etkisi vardır. Normal koşullar altında sürekli
akan bir çağrışım veya bağlantı akıntısı içinde bir an durmanıza neden olur.
Aynı anda size hem yeni hem de tanıdık
gelen bir deneyimin kopyası hemen içebakışa dayalı bir başka deneyimin
kopyasını ortaya çıkarır; yani, hayret içinde, yaşadığınız deneyimi
gözlemlerken bulursunuz kendinizi. Dejavuların hepsinde bu ayna etkisi vardır.
Günümüzde dejavu hakkında yazan en üretken yazarlardan Herman Snoy,
çeşitli araştırmacıların bulgularının sık sık birbiriyle çeliştiğini belirtir.
Biri nevrotik şikayetlerle bağlantı kurarken, diğeri böyle bir bağlantı kurmaz
veya olumsuz bir bağıntıdan söz eder.
Dejavunun ortaya çıkma sıklığı incelenen kategoriye göre değişir. “Olağan” dejavu ile “kronik” dejavu arasındaki farkın,
derece farkı mı yoksa tür farkı mı olduğu sorusu üzerinde bir mutabakat yoktur.
Dejavuyu kolaylaştırdığı sanılan koşullara ilişkin biraz daha açık bir örüntü
bulunmuştur; yorgunluk, stres, bitkinlik, travmalar, hastalık,alkol ve
hamilelik. Bunlar aynı zamanda kişiliksizleşmenin, dejavularla açık bir
ilişkisi olan yegane fenomenin ortaya çıktığı koşullardır.
Yaşlandıkça Hayat Neden Çabuk
Geçer?
Ernst Jünger çalışma odasında oturmaktadır. Zaman hakkındaki (Kum Saati
Kitabı) adlı kitabının taslağı üzerinde çalışmaktadır. Önündeki masanın üstünde
antik bir kum saati durmaktadır. Basit bir dövme demir çerçeve üzerine
oturtulmuş bir kum saatidir bu. Bir zamanlar epey bir işe yaramış olmalıdır.
Orta yeri aşınmaktan opalimsi bir hal almıştır. Kum saatinin her çevrilişinde
geçen zaman tekrar elde edilir; bir el hareketi yeterlidir bunun için. Ama
biriken kumlar ne kadar sıklıkla akıtılırsa zaman o oranda hızlı geçer. Kum
saatlerinde akan kum taneleri her defasında sürtünerek birbirlerinin
yüzeylerini parlatır, sonunda bir kaptan ötekine neredeyse birbirine hiç
sürtünmeden geçer ve her defasında saatin boynunu da bir parça genişletirler.
Kum saati ne kadar eskiyse, kum o kadar hızlı akar. Böylece kum saati, fark
edilmese de her defasında belli bir
zaman aralığını daha kısa ölçer. Bu ölçüm hatası, içinde bir metafor
barındırmaktadır: “İnsanlarda da
böyledir, sonraki yıllar gittikçe daha hızlı akar, ta ki ölçüm kabı dolana
kadar. İnsanın içi de zamanla izlenimlerle doldukça dolar.”
Gerrit Krol, (Frizonlar Ağlamaz) adlı kitabında “Zaman parmağınızda salladığınız küçük bir zincirdir” diye yazar.
Peki ama bu zincir neden gittikçe daha hızlı sallanır?
Bu soruya salt sayılar üzerinden verilen cevaplar da tatmin edici
değildir. Fransız felsefeci Paul Janet 1877 de, bir kişinin hayatındaki bir
dönemin görünür uzunluğunun o kişinin hayat süresinin uzunluğuna bağlı olduğunu
ileri sürmüştür. Buna göre, on yaşındaki bir çocuk bir yılı hayatının onda
biri, elli yaşındaki bir adam ise ellide biri uzunluğunda yaşayacaktır. William
James bu “yasa”yı bir açıklamadan ziyade öznel hızlanmanın bir tarifi olarak
kabul eder, bunda haklıdır da, Kendisi de yılların görünür kısalmasını şöyle
açıklar.
Belleğin içeriğinin
monoton, bu yüzden de geriye dönük bakışın basitleştirici oluşuna bağlıdır bu.
Çocukluğunuzda, özel veya nesnel, günün her saatinde tamamen yeni
deneyimlerimiz olur. Kavrayışımız canlıdır, hafızamız güçlüdür, o zamanki
anılarımız, hızlı ve ilginç geçen bir seyahatle ilgili anılarımız gibi
girifttir, sayısızdır, anlata anlata bitiremeyiz.
Ama her geçen yıl bu
deneyimlerimizi farkına bile varmadığımız otomatik bir rutine dönüştürür,
günler ve haftalar içeriksiz birimler haline gelir ve içi boşalan yıllar
birbirinin üstüne çöker.
Bu açıklama, belleği zaman deneyimimizin merkezine oturtur.
Bir fikrin berrak oluşunun yakınlık yanılsaması yaratması, zamanın her
iki yönü için de geçerlidir. Tekrar görmeyi arzuladığımız bir şeyi beklerken o
şeyi o k adar açık bir şekilde tahayyül ederiz ki, o şeyle aramızdaki zaman
farkını göz ardı ederiz. Bu yüzden gergin bekleyiş sonsuzluk kadar uzun
gelebilir. Ama vakit geldikten sonra dört gözle beklediğimiz olay çabucak geçip
gider, önceki dönemle oluşturduğu zıtlık nedeniyle zaman hızlanır.
Belleğin süre ve tempo değerlendirmesinde rol oynuyor olması, şimdiki
deneyimimizde geçmişin bulunabileceği anlamına gelir.
Vezüv’ün külleri
altında yatan şehirlerin altında daha eski şehirlerin çok eski tarihlerde
gömülmüş şehirlerin izleri keşfedilmiştir. Şehir halkı, içinde yaşadığı şehri önceki şehri kaplayan küllerin üzerine
kurmuştur. Böylece şehir tabakaları oluşmuştur; sokakların altından yeraltı
sokakları geçer, kavşakların altından da başka kavşaklar; yaşayan şehir uyuyan
şehirlerin tepesine kurulmuştur. Aynı şey beynimizde de olur: şimdiki hayatımız
ona destek ve gizli temel vazifesi gören geçmiş hayatımızın üstünü kaplar
farkında olmadan. İç benliğimize indiğimizde harabelerin içinde geziniriz.
Nasıl ki dikkat çekici
nesneler başlangıç noktasıyla bitiş noktası arasına yerleştirildiğinde aradaki
mesafe bize olduğundan daha fazlaymış gibi geliyorsa, dikkat çekici ve çeşitli
olaylarla dolu geçen bir yıl da boş ve monoton geçen bir yıldan daha uzunmuş
gibi gelir. Guyau, bir dönemin görünür uzunluğunun maziye bakıp da
hatırladığımız olaylarda dikkatimizi çeken açık ve yoğun farklılıkların
sayısıyla tanımlandığı görüşündedir. Gençlik yılları bu nedenle uzun, yaşlılık
yılları da bu nedenle kısaymış gibi
gelir bize. Guyau’nun yorumları daha uzun bir alıntıyla aktarılmayı hak ediyor:
Gençlik, arzuları
konusunda sabırsızdır; zamanı yiyip bitirmek ister, ama zaman geçmek bilmez.
Gençlik izlenimleri canlı, taze ve sayısızdır ayrıca, böylece yıllar binlerce
farklı şekillerde birbirinden ayrılır ve genç insan bir önceki yılı mekan
içinde birbirini izleyen uzun bir sahne silsilesi olarak görür.
Yaşlılık ise klasik
tiyatronun değişmez sahnesi gibidir, basit bir yerdir, bazen her şeyi tek bir
hakim faaliyetin etrafında toplayan, gerisini bertaraf eden tam bir zaman, yer
ve hareket birliği, bazen de zaman, yer ve hareket yokluğudur. Haftalar, aylar
birbirine benzer, hayatın monotonluğu sürer gider. Bütün bu imgeler tek bir
imgede bütünleşir. Muhayyilede zaman kısalır. Keza arzu da kısalır. Hayatımızın
sonuna yaklaştıkça her yıl “Bir yıl daha geçti! Ne oldu bu zaman içinde? Neler
hissettin, gördüm, neler geçti elime? Geride kalan üç yüz altmış beş gün nasıl
oluyor da birkaç aydan uzun değilmiş gibi geliyor bana?” der dururuz.
Zamanın perspektifini
uzatmak istiyorsanız, imkanınız varsa içini binlerce yeni şeyle doldurun.
Heyecan verici bir seyahate çıkın, çevrenizdeki dünyaya yeni hayat nefesi
vererek kendinizi yenileyin. Geriye dönüp baktığınızda yol boyunca sıralanan
olayların ve kat ettiğiniz mesafelerin muhayyilenizde üst üste yığıldığını,
görünür dünyanın bütün bu parçalarının uzun bir sıra oluşturduğunu ve yerinde
bir ifadeyle söylendiği gibi, ömrünüze
ömür kattığını fark edeceksiniz.
Guyau’nun bu “imkanınız varsa”
sözünü onun erken bir yaşta, otuz dört yaşında öldüğünü bilerek okumak insanın
içini burkar. Hayatının son birkaç yılında heyecanlanmasına neden olacak
seyahatler için geçerliydi bu yasak.
Guyau’ya göre, zaman kavramı geliştirmek için hem deneyimler hem de
onları depolamak için bir bellek gerekir,zira “saman tıpkı kum saatindeki gibi bilincimizde daha en başından beri
mevcuttur.
Algılarımız ile
düşüncelerimiz kum saatinin o dar dehlizinden geçen kum taneciklerine tekabül
eder. Topaklaşmak yerine tıpkı o kum taneleri gibi çeşitliliklerini koruyarak
bir birlerinin yerini alırlar; düşen kum taneleri, işte budur zaman.”
Günlük konuşmada zamana bir yön hasretmenin yanı sıra ona değişik
hızlar ve esneklikler de atfedilir. Zaman emekler veya uçar, hızlanır, yavaşlar
veya durur, kısalır, uzar, daralır veya genişler.
Thomas Mann’ın da belirttiği gibi, içinde “hiçbir şey”in gerçekleşmediği zaman uzun gelir insana, ama
yalnızca ilk değerlendirmede; ikinci değerlendirmede zaman kısalır. Camus de bu
paradoksal ilişkinin farkındaydı. Yabancı’da romanın kahramanı hapse atılır.
Hayatında, anıları ve gece-gündüz çevriminden başka bir değişiklik olmadan
zaman geçip gitmektedir. “Günler nasıl
aynı anda hem uzun hem kısa oluyordu
anlamıyordum. Yaşarken uzundular sanırım, ama öyle bir yayılıyorlardı ki
sonunda birbirlerine karışıyorlardı.” Gardiyan bir gün ona beş aydır orada
olduğunu söyleyince ona inanır ama söylediklerini tam olarak anlayamaz. “Bana hücremde her zaman aynı günü
geçiriyormuşum gibi geliyordu.”
İlk kez zamanla ilgili
deneysel araştırmalarda ortaya çıkan başka bir zorluk daha var. Willium James,
yaşlandıkça zamanın bariz biçimde kısalışı hakkında yazarken “içi boşalmış” yıllardan söz eder.
Thomas Mann ise hızla
geçen “cılız, yalın ve boş” yıllara değinir. Peki ama içi boşalmış, boş zamanın
deneysel muadili nedir? Uyaran olmayan zaman aralığı mı? Hiçbir deneyci bunu
deneklerine öneremez, bütün duygusal uyaranları bertaraf etse bile bunu
yapamaz. Hiç kimse kendini bomboş biri haline getirip de tamamen boş geçen bir zaman aralığı
yaşayamaz. İçi boş zaman, mutlak bir vakum gibi kurgusal bir şeydir; düşünce,
gözlem ve anı parçalarını gizlice emer.
Fransız hekim Theodule
Ribot 1881 tarihli klasikleşmiş kitabı (Bellek Hastalıkları), bir anıyı
tarihlendirmeye çalışan kişinin nişanlardan, zaman içindeki yeri iyi bilinen
olaylardan yararlandığını yazar. Bu nişanları biz seçmeyiz, bize kendileri
dayatırlar. Günümüzde birçok yazar, otobiyografik bellekteki zaman
ilişkileriyle ilgili teorilerine bu nişan kavramını dahil etmiştir: Conway
bunlara referans noktaları, Shum “zamansal
nirengi noktaları” adını verir. Bu nişanlar, bir şeyin ne kadar zaman önce
meydana geldiğini, bir şeyden önce mi , sonra mı meydana geldiğini, hatta bazen
o şeyin tam olarak hangi tarihte meydana geldiğini belirler.
Kısacası, zaman nişanları dönem ve tarihleri
belirlemekle kalmaz, yaşlılıkta hülyalara, dalıp gitmelere de neden olur. Zaman
deneyimimizi etkileyen birçok psikolojik etken 1930’lardan beri bilinmektedir.
Vücut sıcaklığının öznel zamanı hızlandırıp yavaşlatabileceğinin farkına
varılması, Amerikalı psikolog Hoagland’ın tesadüfi keşfinin bir sonucudur.
Hoagland karısının ilaçlarını getirmek için odadan kısa bir süre ayrıldığı
halde hasta karısı çok vakit harcadığı için ona
çıkışmış. Sonra Hoagland karısından bir dakikalık zaman aralığı
belirlemesini istemiş. Karısının “dakika”
sının uzunluğunu otuz yedi saniye olduğu ortaya çıkmış. Ateşi yükseldikçe
dakika daha uzun gibi geliyormuş karısına.
Günlük ritimler bir
kişiyi tam bir sabah veya gece insanı haline getirebilir. Sabah insanlarında
vücut sıcaklığı sabahın erken saatlerinde yükselmeye başlar, öğleden sonra dört
civarı zirveye ulaşır, sonra düşmeye başlar. Sabah insanlarının vücut saatleri
gece insanlarının vücut saatlerinden ileridir, onların vücut sıcaklıkları
düşerken gece insanları akşam karanlığı çöktükten sonra hala faal ve zindedir
ve vücut sıcaklıkları daha geç saatlerde zirveye ulaşır. Yaşlandıkça biyolojik
saatimiz sabaha kayar ve sabah insanlarıyla gece temposunun yavaşlamasıyla kol
kola gider –zaman zaman tren istasyonlarıyla postanelerde gençlere, yaşlı
emeklilere keşke ayrı yerler verilse dedirten durumlara yol açabilen bir şeydir
bu.
Yaşlı insanlarda uyuma-uyanma çevrimiyle
alakalı sorunlara, suprakiyazmatik çekirdekteki (SCN) hücre kaybı yol açıyor
olabilir pekala. SCN (noksansız olduğunda 1 mm3 hacmindedir)
yaklaşık 8000 hücreden oluşur ve optik
sinirlerin kesişme noktasının hemen üstünde yer alır. SCN ana saat gibi işlev
görür, yanlış giderse diğer saatler de ayarlarını kaçırır. Yapılan deneyler
SCN’nin ışıkla kontrol edildiğini göstermiştir.
Nörotransmitterlerden
dopamin bu sürçte önemli bir rol oynar; yaşlandıkça dopamin üretimi azalır.
SCN’deki hücre azalışı ile dopamin yetersizliği zamanla olan ilişkilerimizde
önemli sorunlara yol açabilir. Amerikalı nörolog Mangan bu sorunların, yaşlı
insanlardan üç dakikalık bir zaman aralığını tahminen belirlemelerinin
istendiği deneylerin sonuçlarını açıkladığı görüşündedir. Daha eski deneylerden
de bilindiği üzere, çocuklarda zamanı doğru tahmin etme yeteneği yaşla ilerler,
yirmi yaşında zirveye ulaşır, ondan sonra da azalır. Yaşlılarda bu yetenek çocukların seviyesine düşer. Mangan,
yaşlıların zaman aralıklarını sürekli olarak
fazla tahmin ettiklerini göstermiştir.
Öyle görünüyor ki, yaşlanınca yavaş çalışan saatler kullanmaya
başlıyoruz. Saatin çarkları eskisinden daha düzensiz, bazen çok hızlı, bazen
çok yavaş çalışmıyor; yalnızca daha yavaş dönüyor ve bunu düzenli bir şekilde
yapıyor. Yaşlılığımızda zaman tahmini yaparken, tıpkı Ernst Jünger’in beli
aşınmış antika kum saatinde olduğu gibi, bir yaşlılık sabitini dikkate almamız
gerekir.
Çocukluğunuzun
sokakları belleğinizde göründüğünden küçüktür. Eski mahallenize tekrar
gittiğinizde geçmişinizde size bitmez tükenmez
gibi gelen sokağa girersiniz ve birkaç adımda sokağın sonuna
ulaşırsınız. Geçitler, bahçeler, meydanlar, parklar, hepsi önceki boyutlarının
belki yarısına inmiş gibidir. Okullar bile küçülmüştür; eski cüsselerinde olan
öğretmenlerin bu binalara sığıyor olmaları bir mucizedir. Yaygın bir açıklamaya
göre, çocuk kendini kıstas aldığı için sokakları uzunmuş gibi algılar. Büyüyüp
de boyu bir kat uzadığında eskiden tanıdığı sokaklar bir kat küçük görünür
gözüne. Yaşlı insan adımlarıyla ölçüldüğündeyse yine eskiyle aynı uzunluktadır.
Burada belleğin bütün insan hayatını kapsayan ölçekteki bir optik yanılsama
tarafından aldatıldığı anlaşılıyor.
Büyükleriniz size hep büyük gelir, ta ki kendi çocuğunuz olana ve
çocuğunuzun yaşındayken anne ve babanızınkaç yaşında olduğu üzerinde kafa
yorana kadar. Öğretmenler de hep yaşlıdır, ta ki yirmi yıl sonra bir okul
eğlencesinde onlarla tekrar karşılaşana kadar; o zaman gözünüze gençleşmiş gibi
görünürler. Birinci sınıftakiler de her yıl gözünüze daha genç görünür (tıpkı
annenizle babanız gibi.) Nesnel yavaşlama öznel hızlanmaya neden olur ve
biyolojik saatlerimizin hızı bu süreçte rol oynar. Bu saatlerin çoğu genç bir
vücutta yaşlı bir vücuttakinden daha hızlı çalışır.
Unutmak
Belleğimiz aynı zamanda hem kırılgandır hem de dirençli. Ufacık bir şey
onu kolayca devreden çıkarabilir. Ufak bir kan pıhtısı, kısa süreli bir oksijen
yetmezliği, beyin zarındaki bir enfeksiyon, en ufak bir organik araz onarılmaz
bir hasara yol açabilir. Buna karşılık en ciddi bellek kayıplarında bile belleğin
büyük bir bölümü zarar görmeyebilir.
Bellek biçimleri içinde bozulmaya en fazla otobiyografik bellek
açıktır. Bellekler bir zaman çizelgesine oturtulabilen iki tür bellek kaybının
ortaya çıkışıyla birlikte işleyişlerini yitirirler. Retrograd amnezide, hasardan
önceki olayları hatırlama yeteneği zarar görür. En ciddi durumlarda bütün
anılar, nereden geldiğiniz, ne yaptığınız, kim olduğunuz bilgisi, hepsi yok
olur. Geçmişle ilgili bilginiz gelecekle ilgili bilginiz kadardır, kendinizi
bir yabancıyı tanıdığınız kadar tanırsınız. Anterograd amnezi ise hasardan
sonraki anıların depolanmasına engel olur. Geçmişinizi sorursunuz, ama
geleceğiniz asla geçmişiniz haline gelmez. Otobiyografik bellek bir günlük
defteri olsaydı, bütün boş sayfalar anterograd amnezi tarafından parçalanmış
olurdu, retrograd amnezi ise yalnızca boş sayfalarla baş başa bırakırdı sizi.
Hastanın hangi amnezi biçiminden mustarip olduğu fark etmez, hasta her
iki durumda da zamanın bir yönünden mahrum kalır.
Hatırlamak ile unutmanın birbirlerini dışladıklarını düşünmeye
alışmışızdır. Hatırladığınız şeyi unutmamışsınızdır, unuttuğunuz şeyi ise
hatırlamıyorsunuzdur. Birinin bittiği yerde diğeri başlar. Unuttuğunuzu
hatırlayabiliyorsanız, bir şey belleğinizin içinde gerilerde bir yerde duruyor
demektir, duvarda gördüğünüz ve özgün biçimden orada yıllarca neyin asılı
olduğunu anladığınız, rengi atmış bir yama gibi.
Hatırlamak ile unutmak arasındaki ilişki Salt karşılıklı uyuşmazlık
ilişkisinden çok daha karmaşıktır. Bazen
belleğimizde depolanmış olduğundan emin olduğumuz halde bir şeyi
hatırlayamayız. Bir sözcüğün dilinizin ucuna gelip de o sözcüğün sesiyle
hecelerini kafanızda bir türlü oturtamamanın nasıl bir şey olduğunu bilirsiniz.
Bir sözcüğün belli bir anda aklınıza gelmeyi reddetmesi, ama varlığını size
hissettirmesi son derece dikkate değer bir şeydir.
Hatırlamanıza imkan olmayan bir şeyi unuttuğunuza kesinlikle inanmak
biçiminde tezahür eden bellek hatası da aynı derecede yaygındır. Bu hataya
bizzat yaşadığım bir olaydan ben de aşinayım. 1979’da Hollanda İşçi Partisi
üyesi ve İkinci Meclis eski başkanı Anne Vondeling geçirdiği bir kaza sonucu
ölmüştü. Ölüm ilanında (hatırladığım kadarıyla parti liderliğinin imzasıyla
çıkmıştı) bir şiirin dört dizesi yer alıyordu. İlk dize “Kırların üzerinden, seyrek sisin içinden”di; bunu pek hoşuma
gitmediği için çabucak unuttuğum bir dize izliyordu, ardından şu iki dize
geliyordu:
Zincirlerin şakırtısıyla çöker gece
Ve dünyanın kapağı çarpar.
Altında Gerrit
Achterberg yazıyordu. Bu zincirlerle çekilip açılabilen, üzerine kapandıktan
sonra insanın tek başına kaldırıp açamayacağı kapak imgesi belleğime iyice
yerleşmişti, daha doğrusu onu belleğimden bir türlü çıkaramamıştım. Daha sonra,
kızımın doğduğu yıl birisi bana Achterberg’in Verzamelde gedichten’ini
(toplu şiirleri) verdi, kitapta saatlerce bu dizeleri aradım,bulamadım.
Benzerine bile rastlayamadım.
Yirmi yıl sonra (kızımız evden
ayrıldığında) bir ölüm ilanında aynı dizelerle karşılaştım. Ama iki
farklılık vardı: Unuttuğum dize yoktu ve kapak çarparak kapanmıyordu, iniyordu.
Altında yine Achterberg yazıyordu.
Hatırlamak ile unutmak arasında bugüne kadar bilinen en ilginç ilişki “örtük bellek” olarak bilinen bir
fenomende ortaya çıkar. Bu bellek biçimi, belleğimize bilinçli olarak
yerleşmemiş olsa da hareketlerimizi etkileyen deneyim katmanının içerir.
Belleğin içebakışın nüfuz edemediği, varlığı davranışlarımıza olan etkilerinden
anlaşıldığı bir bölümüdür bu. Burası yeraltında
çalışır ve zarar görmesi adeta imkansızdır. En ciddi amnezi biçimlerinde
bile örtük bellek zarar görmez.
Örtük bellek gibi bir şeyin varlığına işaret eden ilk belirtiler
anterograd amnezi hastalarından elde edilmiştir.
1880’de Theodule Ribot, belleğin biyolojik demeli üzerine bir makale
yayımladı. Makalesinde, günlük tabirlerle belleğin üç unsurdan oluştuğunu
belirtir: Deneyimin depolanması, hatırlanması ve geçmişteki yerinin
belirlenmesi. İlk ikisi, belleğin vazgeçilmez unsurudur; bunlar her ne sebeple
olursa olsun yok olursa, bellek bozulur. Üçüncü unsurun yok olması halindeyse,
“bellek kendisi için varlığını yitirir,
ama kendisi varlığını yitirmez”. Bu cümle neyin kaldığını, neyin gittiğini
tam olarak tarif eder. Bilinçli zihin açısından, bellek işleyişini sürdüremese
de, bir şeyleri kaydetmeye, karanlıkta yazı yazmaya devam ediyor gibidir.
İnsan bu karanlıkta yazma nosyonunu, daha geniş kapsamlı kusursuz
bellek teorisine dahil etmekten alamaz kendini. Belleğimiz gördüğümüz,
yaşadığımız, düşündüğümüz, hayal ettiğimiz her şeyi veya bütün rüyalarımızı
tutup saklıyor olabilir mi?
1980’de Elizabeth ve Geoffrey Loftus psikologlar arasında
gerçekleştirdiği bir anketin sonuçlarını yayımladı. Anketteki sorulara verilen
cevaplar psikologların büyük bir çoğunluğunun (yüzde 84) beynimizin bütün
deneyimlerimizin tam bir kaydına sahip olduğuna inandığını göstermekteydi.
Şimdi, belleğin belli bilgileri uzun bir süre sakladığı inkar edilemez.
Wagenaar unutkanlığın nedenini depolanmış deneyimlere ulaşamamaya bağlamıştır;
belki hala oradalar (aksini gösteren bir kanıt yok) ama hatırlama gücümüz onlara
artık ulaşamıyor. Farkında olmasak da pekala mükemmel bir belleğe sahibizdir
belki de. Bu bellek Ribot’nun saydığı üç unsurun yalnızca ilkinden oluşuyor
olacaktır. Bazı deneyim izlerinin insanın hayatı boyunca hiç bozulmadığına
şüphe yok; bütün izlerin ayakta kaldığı ise şüphelidir.
Horror vacui[1]
Ciddi bir bellek bozukluğu geçiren herkes zihin sermayesinin büyük bir
kısmını hemen veya uzun vadede kaybeder. Sebep ister nörolojik bir hasar veya
oksijen yetersizliği, ister bir enfeksiyon veya Alois Alzheimer ve Sergey
Korsakoff’un adlarını verdiği patolojik durumlardan biri olsun, sonuç
yıkıcıdır; Edinilenlerin veya öğrenilenlerin, itinayla, disiplinle bünyeye
katılanların çoğu yok olur.
Anterograd amnezisi olan bir hasta, yeni deneyimleri ileride
hatırlayamayacağı şekilde depolar. Daha
yaşarken geleceği silinmiştir. Retrograd amnezili bir hastanın ise
geçmişi silinmiştir veya ulaşılmaz hale gelmiştir. Ribot, “yaşlılık bunaması”
adını verdiği durumun yol açtığı bellek kaybında ilk önce en yakın tarihli
anıların gittiğini, en eski anıların en son yok olduğunu belirtir. Ama bu
süreçle ilgili çok basitleştirilmiş bir fikir geliştirmememiz gerektiği
konusunda da uyarır: “Anıların beyninde
yaşlarına göre sıralanmış tabakalar halinde, arkeolojik tabakalar gibi, üst üste
yığılmış olduğunu ve yüzeyden başlayıp derin katmanlara doğru inen hastalığın
bir hayvanın beyninden dilim dilim
örnekler alan bir deneyci gibi hareket ettiğini varsaymak çocukça olurdu.”
Ribot’nun bizatihi kendisi de, bugün “Ribot yasası” olarak bilinen
fenomeni, sık sık tekrar edilen, bu nedenle de başka anılarla daha yakın
bağlantı içinde olan eski anılar arasındaki güçlü çağrışım bağlarıyla
açıklamaya çalışmıştır. Amnezinin güzergahı konusunda geliştirilen bugünün
teorilerinde de, eski anıların görece sağlam oluşunda çağrışımların gücünün rol
oynadığı hipotezi önemini korur.
Bazı bellek rahatsızlıkları, bir boşluğa neden olmasalar bile, içeriden
“hissedilebilir”ler. Unuttuğunuz şeyi
pek özlemezsiniz. Nasıl ki insan görme alanının ne kadar daraldığını ancak göz
doktoruna gittiğinde anlayabiliyorsa (gözümüzün
önünde bir çerçeve yok ne de olsa) aynı şekilde bellekteki bir bozukluk da
bazen teşhis amaçlı yapılan bir teste kadar ortaya çıkmaz.
İleriye yönelik
bellekteki bozulma, işlerin pek yolunda gitmediğinin ilk işaretidir çoğunlukla.
İleriye yönelik bellek, yapmak üzere olduğunuz şeyi hatırlama yeteneğidir.
Sağlıklı insanlarda bile “unutmamam
lazım” demek, o şeyi unutmanızı temin eden gizli şifre gibi görünür bazen.
Bunun daha ciddi biçimlerinde, insanın yaptığı planlarla ilgili yaşadığı
sorunlar, neyi ne zaman yapacağını hatırlama konusunda çektiği sıkıntılar
günlük hayatının düzenini bozan şeyler değildir yalnızca, belleğinin aşındığına
ve zayıfladığına işaret eden hassas göstergelerdir aynı zamanda. Bu sorundan
mustarip olan kişiler için bellek kaybı dayanması güç bir durumdur, özellikle
de ilk evresinde.
Bellek kaybının,
hastanın kendi geçmişiyle veya çevresiyle temasının pek kalmadığı daha ciddi
evrelerinde bile,bilinçli zihin o koşullarda en ivedi sorulara cevap bulmak
için umutsuzca çabalamayı sürdürür. Ben kimim, bu insanlar kim, bana neler
oluyor? Seksen üç yaşındaki bir kadın, kocası öldüğünden beri bir bakım evinde
yaşıyor. Kadın Alzheimer hastası ve kocasının sekiz yıl önce öldüğünü artık hatırlamıyor.
Telaşa kapıldığında kocasına mektup yazıyor.
“Hayatımın Gözlerimin Önünden Geçtiğini Gördüm”
1836’da Alman fizikçi ve felsefeci Gustav Fechner (1801-87) ölümünden
sonra bizi nelerin beklediğiyle ilgili iç ferahlatıcı bir teori yayımladı. Fikirlerini
(ölümden Sonraki Hayat Hakkında Kitapçık) topladı. Gözlerimiz dış dünyaya
kapandığı ve ebedi gecenin üzerimize çökmekte olduğunu sezinlediğimiz an, iç
dünyamızda ışık gerçek anlamda parlamaya başlayacaktı. O güne kadar ilgimizi
çeken ne varsa, belleğimize ne depolanmışsa, hepsinin bir bakışta envanterini
çıkarabilecektik.
Fechner’e göre, ölümden hemen önceki anlarda bunu zaten sezeriz. Geri
dönüp hayatımıza baktığımızda tamamen yok olduğunu sandığımız anılar geri
gelir.
Boğulma tehlikesiyle karşı karşıya kalmış insanlar “ansızın zihnimizin içeriklerini aydınlatan bir
parlaklık” görürler.
Fecner’in hakkında yazdığı şeyler bugün genellikle “Hayatım gözümün önünden bir fil şeridi gibi geçti” deyimiyle tarif
edilir.
Ölümle yüz yüze gelen insanlar daima imgeleri mi hatırlar, yoksa zaman
zaman görsel olmayan anıları hatırladıkları da olur mu? İnsan, hayatını gözden
geçirirken sözcük kullanır mı? Ölümcül tehlikenin nedeni farklılık yaratır mı?
Yüksek bir yerden düşen insanların yaşadıkları ile yüksek bir yerden bilinçli
bir biçimde atlayan insanların yaşadıkları farklılık gösterir mi? Ölümcül bir
tehlikeyle karşı karşıya olmayan insanların da hayatlarının hızla gözlerinin
önünden geçtiğini gördükleri olur mu?
Bütün bu soruların
altında bir de yaşanan deneyimin temsili sorunu vardır. Fechmer ansızın
belleğin ambarına her tarafı kaplayan bir ışık tutar. Beaufort hayatını “panoramik bir hatır” halinde görür.
“Hayatım bir film şeridi gibi gözlerimin önünden geçti” ifadesi bir metafordur.
İngilizce teknik literatürde “panoramik bellek” terimi geçer, bu terim 1928’de
İngiliz nörolog S.A. Kinner Wilson tarafından ortaya atılmıştır. Ölümle yüz
yüze gelindiğinde görülenlere benzer imge dizilerine neden olabilen psikiyatrik
ve nörolojik bozukluklarla ilgili araştırmalar yapılmıştır. Nörofarmakolojik
maddeler üzerine yapılan çalışmalarda, bu maddelerin insanlara yaşattıkları
deneyimlerin panoramik bellekteki zaman deneyimiyle ilginç paralellikler
taşıdığı ortaya çıkmıştır. Ama saygı gereği, ölüm tehlikesi geçirilen anlarda
yaşananlar üzerine yapılmış ilk sistemli çalışmayla başlamamız uygun olur. Bu
çalışma, araştırma konusunu bizzat yaşamış bir biliminsanı, İsviçreli jeolog
Albert Heim (1849-1937) tarafından gerçekleştirilmiştir.
İnsan ölmeden hemen
önce neler hisseder? Heim’ın topladığı tanıklıklara bakıldığında, eğitim düzeyi
ne olursa olsun, yüksek bir yerden gerçekleşen ani düşüşlerde hemen herkes aynı
zihin durumuna geçiyordu. Bu, Heim’ın bizatihi kendisinin de yaşadığı duruma
benziyordu: İnsan ne korku, ne keder, ne şaşkınlık, ne de acı hissediyordu; bu
durumu yaşamış hiç kimse, onun kadar
akut olmayan yangın bir ölüm tehlikesi anlarına eşlik eden felç edici korkuyu
hissetmemişti. Düşme esnasında insanın düşünme hızı ve yoğunluğu yüz kat
artıyordu. Yaşanan olayları ve sonuçlarını nesnel bir berraklıkla gözden
geçiriliyordu. Zaman duruyordu. Bunu çoğunlukla, kişinin aniden bütün geçmişini
gözden geçirişi izliyor ve sonunda kişi muhteşem bir müzik duyuyordu. “Ondan sonra bilinç acısız yok oluyordu,
genellikle de yere inme anında; yere iniş anı olsa olsa işitiliyor, ama acı
hissedilmiyordu, Öyleyse görünüyor ki, duyuların içinde en son yitirileni
işitme duyusu.”
Düşüş esnasında zihnin berrak oluşu, insanların yere inmeden önce
bilinçlerini yitirdikleri inancıyla çelişir. Heim’ın Karpfstock’un tepesinden
tepe taklak düşmüş olan dağcı arkadaşı Sigrist, son ana kadar açık bir şekilde
düşünüp gördüğünü ısrarla belirtmekteydi: “Hiç
acı veya endişe hissetmeden durumumu, ailemin geleceğini, ve ailemin emniyeti
için yaptığım hazırlıkları daha önce hiç olmadığı kadar çabuk bir şekilde
gözden geçirdim. İnsanların sıkça söz ettiği nefes tıkanması gibi bir şey hiç
gelmedi başıma ve bilincimi de acısız bir şekilde ve ancak altındaki kayalığı
kaplayan kar yastığının üzerine şiddetle çarptığım anda kaybettim.”
Sekiz yaşındayken yirmi iki
metre yüksekliğindeki bir kayalığın zirvesinden düşmüş olan bir adam da
Heim’a, havada üç-dört takla atığını ve o esnada babasının verdiği çakının
cebinden düşeceğinden endişe duyduğunu bildirmişti.
Kendi aktardıkları da dahil olmak üzere, Heim’a gönderilen bütün ölümle
burun buruma gelme hikayelerinde ortak olan bir şey vardı, o da yaşanan deneyimin berrak ve huzur verici oluşuydu.
Hiçbiri düşüşü esnasında dehşetle çığlık atmamış, biraz sonra hayatı sona
erecek diye kedere boğulmamıştı. “Dağlarda
ölen arkadaşlarımız son anlarında kendi geçmişlerini bir tür yücelme hali
içinde görmüş olmalıdırlar.”
KAYNAKÇA
Yaşlandıkça Hayat Neden Çabuk Geçer? Belleğimiz Geçmişimizi Nasıl
Şekillendirir?-Douwe Draaisma (*)
Why
Lif Seeds Up As You Get Older? How Memory Shapes Our Past?
Metiş
Yaşınları-Birinci Basım: Kasım 2008
(*) Douwe Draaisma (1953): Hollanda’daki Groningen Üniversitesi’nde
psikoloji ve felsefe eğitimi almıştır ve halen aynı üniversitenin Psikoloji
Tarihi ve Teorisi bölümünde öğretim üyeliği yapmaktadır. Utrect
Üniversitesi’ndeyken bellek dilinin metaforik doğası hakkında yazdığı tez
1993’te (Bellek Metaforları, Metis, 2007) adıyla kitaplaşmış ve Hollanda Ulusal
Psikologlar Enstitüsü’nün verdiği Heymans ödülünü kazanan kitap hem kendi
dilinde hem de çevrildiği sekiz dilde büyük ilgi görmüştür. 2001 de yayımlanan (Yaşlandıkça Hayat Neden
Çabuk Geçer, Metis,2008) adlı kitabıysa daha da büyük bir yankı uyandırmış ve
on bir dile çevrilmiştir. Draaisma bu kitapta Hollanda’da dört ödül almıştır.
Yorumlar
Yorum Gönder